10 Kasım 2010 Çarşamba

~Dostluk~

İyi akşamlar efendim. Bugün hiç nasılsınız faslına falan girmeyeceğim, çünkü aynı soru bana da sorulacak, biliyorum, ve bunu hiç de kaldıracak durumda değilim. İlk önce, zamanını ayırıp da okuyan arkadaşlara teşekkür ederim. Benim için önemi olan her şeyden bir parçaya tanıklık ediyorsunuz böylelikle, ben de seviniyorum 'heleey beni de anlayacak insanlar olabilir belki,' diye.

Önce sormak istediğim bir şey var sizlere, dostluk nedir? Geçici bir şey midir sizin için; unutulması güç olmayan, kısa sürede bırakabileceğiniz, gördüğünüzde rahatlıkla yolunuzu değiştirebileceğiniz kişi mi demektir? Yoksa kalıcı mıdır bir dostluk; sizinle çıkan her ortak noktasında sevindiğiniz, heyecanlı heyecanlı konuştuğunuz, fakat bir o kadar da rahat olduğunuz kişiye mi dersiniz dostum diye? İşte bu akşam da bu konuyu işleyeceğim herhalde, konu sapmazsa tabii.

Neden benim dostluk anlayışım sürekli yanlış anlaşılıyor bilmiyorum, ama böyle işin içine tüküreyim abi. Yanlış anlaşılmadığım mı kaldı, kötü olmadığım mı kaldı, unutulmadığım mı kaldı, harbiden küfür edicem ama artıkın. Bana göre bir dostlukta anaç olunmalı, mantıklı olunmalı, anlayabilmeli karşılıklı iki kişi birbirini. Eğer dostum diyorsan, dostluğunu kendi menfaatlerin için değil, onun üzülmemesi için bitirebilmelisin. Eğer dostum diyorsan, yanlışlarını görüp onu uyarır; gerek kızar, gerek kulağını çekersin, fakat hiç biri senin kendi menfaatlerin için değildir, önemli olan onun hayatıdır. Eğer dostum diyorsan onu iyi yönleriyle kabul edersin, kötü olan yönlerini de düzeltmek için elinden geleni yaparsın. Eğer dostunsa o kişi, onu kaybetmemek için elinden geleni yaparsın. Fakat insanfsızca değil; can acıtmadan, aynı ettiğin yardımlar gibi, bir elinin yaptığını öbür elinin duymayacağı kadar sessiz... Eğer onu koruyorsan dışarıdan, bunu onun bilmesi gerekmez, fakat sen yine de onu savunursun. Eğer gerçekten değerliyse gözünde, o değeri verirken onu kabullenmişsindir demektir. Ve çok da bağlandıysan eğer, onun seni yönetmesine izin verirsin bir yerde. Bir kukla gibi değil elbet, senin hayata karşı yardımcın olarak görmelisin onu. Sensindir yine önemli olan, senin kararların geçerlidir senin hayatında, fakat dostunun da etkileri olacaktır mutlaka attığın her adımda. Göremezsin, duyamazsın, hissedemezsin belki de omuzunu dayayabileceğin kadar yakın değildir sana, olamıyordur; lâkin yine de bilirsin ki bir paylaştığı bir omuz olmasa da gözyaşıdır, seninle ağlayandır, seninle mutluluk gözyaşları dökendir o. O, o malum kişi, aklında hep iyi kalacak olan kişidir. Seni üzse de, yaksa da canını ara sıra; bir on yıl sonra göremediğin dostun aklında hep en iyi olarak kalandır, unutamadığındır...

Kusura bakmayın, şimdiki kankalık kavramına inanmıyorum ben. Önüne gelene bu beş harflik kelimeyi sarfetmekle ne dost olunur, ne de adam. Kanka demek dostluk demek değildir, dost değildir. Şimdiki gençlerin ağzında sakız olan bu kelime; beraber içmeye gidilen, beraber her türlü pisliği yaptığı, beraber yaptığı yanlışları öven, bilerek onu kötü yola sokan arkadaşlara deniyor. Cahil olmayagörsün bir insan, tecrübesiz olmayagörsün. Akılsız, aptal olmayagörsün şimdiki gençlik. Bir gün iyi bir gün kötü olan, o çabukça dostluklarını silebilen yaşıtlarımın, asıl doğruyu gören azınlıktaki insanlarla nasıl aynı ortamda bulunup da nasıl onları da baştan çıkardıklarını görmek canımı yakıyor. Ben, ben mi neyim? Ben sadece, tarafsız bir gözlemciyim bu durumda. Kimseye sen iyisin, sen kötüsün deme lüksüm yok, sadece gözü açık bir insanım ben, bir o kadar da saf.

Dağılın lan, yetti bu kadar, dağılın!

6 Kasım 2010 Cumartesi

Başlık yok. Zoruna mı gitti?

Aaaay ay. Uzun bir aradan sonra, yeniden iyi akşamlar efendim. Neden hep akşamları yazıyorum emin değilim ama, kimse fesatlık edip de yanlış anlamasın, inanın bana, düşündüğünüz gibi değil. Öeahm, neyse, öncelikle, bana ' Allah belanı versin lan, biz rp bekleyelim, sen gel burada geyik yap! ' diyen arkadaşlara buradan öpücük atıyor, hazır doluyken rplerimde etek altından taramalı çıkartma potensiyelim olduğundan şimdi yazma riskini göze alamayacağımı belirtmek istiyorum. Sizlere söylüyorum, adam olun, az bekleyin v.v

Aslında anlatacak dolu güzel şeyim var, ama güzel bir hayat, en küçük acıyı dahi affetmez. Tabii şimdi kalkıp da size özgeçmişimi anlatmayacağım, isteseniz de havanızı alırsınız zati. Eh, bir zamanlar 'ismini vermek istemeyen izleyici' modundaki Fatma bacılar , Abdurrahman amcalar, Ramis dayılar modunda, 'Küçük Ezel' gibi takılan biri olaraktan, yazdığım o küçük anılarda da isim kullanmayacağım. Muhahahah :W (İşte buna derler kötülük diye, kendini bir şey sananlar, alooo!)

Neyse neyse, dağıttım yine konuyu bak. Şeyden bahsedecektim ben asıl, insanların doğasından. Kötü bir insanın yüzüne, zamanın en güzel aynalarını tutup yansımasını insanlık tarihine yaraşır bir şekilde gözlerinin önüne serdiğinizde gördüğü sadece onurlu bir adamdır. Haklı, kendini bilen ve yaptığını mükemmeliyet derecesinde kabul etmiş. Bu insanı istersen tuvalet aynasının önünde tut, istersen başını dağdaki göle eğdir de orada görsün yansımasını, göreceği şey değişmeyecektir, değişmez de. Zira vicdan ve ruh dediğimiz kavramlar birbirine bağlıdır ki, kalpten doğmuş olmaları, her nefes alıp verişimizde göğsümüzde atan yüreğin sesini duymamız bunun kanıtıdır. El yapımı, insan yapımı hiçbir madde insanın yüreğini gösteremez. Zira onu yapanın da atan bir yüreği ve kendi vicdanı vardır. Belki de ondan önce o aynaya dokunanın parmak izlerine rastlar kendisini aynada incelerken; fakat o izlerden çıkarabileceği kimlikten, kayıtlardaki değil de, içinde yaşadığı geçmişini görebilir mi ki? İnsanoğlunun elinin değdiği hiçbir şey, o insanın kim olduğunu size gösteremez asla tam manası ile. Ancak bu kimsenin anlaşılamayacağının düşünülmesiyle kimilerinin mutluluğu, kimilerinin umutsuzluğu olmasın, ancak tek bir yol vardır zira.

Bir kötü adamı ele almıştık az önce; iri yapılı, bilek gücü tam, komando gibi bir adamı. Bu adamın yanına da, küçük bir kız çocuğu koyun; narin, oyuncağı elinde, güleryüzlü ve kırılgan. İkisi de kendi aynalarına baktıklarında, hangisi daha uzun seyre dalar kendi gözlerini? Peki, hangisi bir başkasının gözlerine daha fazla bakabilir? Umarım anlamışsınızdır ne demek istediğimi, gözler, gözlerdir ruhun yansıması. Basit, klişedir belki de bu söz, yeşilçam zamanından beri vurgulanıyor bu sözler; ' Gözler Ruhun Aynasıdır. ' Evet, evet, biliyorum, hangimiz bilmiyor ki bu sözün ucuzluğunu? Düşünmeyen bir insan için basittir aslında, basit düşünceler ise basit insanlarda vardır. Hiç, bir insanın gözlerine bakmaya cürret edebildiniz mi siz? Temiz kalpli olanlarınız, 'çok baktım,' diyecekler, 've gözlerinde hep bir ışıltı vardı.' İşte bu nedenle, o önüne ayna koyduğumuz küçük kız, gülümserken aynadaki yansımasında sadece gözlerini inceler. Kısılıp küçük birer iz haline gelişlerini, o küçük ışıltının yine de var oluşunu ve kaybolmayacağını görür. Ağlasa da vardır o ışıltı, sanki ona umut vermek istercesine daha da irileşmiş, aynada gördüğü kanlı ve dolu dolu gözlerinin üzerinde ışıl ışıl parlamaktadır. İri bir gözyaşı yanaklarının aşağısından süzülürken, o ışıltının bir kısmıda gözyaşıyla inip, yanaklarını onu avutmak istercesine dokunur tenine, ve onu daha fazla avutamadan kayar, gider.

Peki ya, ya o kötü adam? Az önce temiz kalplilerden bahsetmiştim ya hani; şimdi de ciddi ve gergin bir şekilde, o donuk bakışları da görebiliyorum. Kötü diye adlandırdığımız insanların, aslında hep bir 'ama'ları vardır içlerinde, dışa vurmadıkları. Kötü olan insan yüreğine, ruhuna haksızlık eder, öldürür onları, öldürmek ister, gözlerindeki o ışıltıyı da üzerlerine örtmek üzere kaldırdığında, bir daha görmemek üzere kaybeder gözlerinin o canlılığını. İşte o üstü kapalı yürekler, o ruhlar, aslında gözlerinin ardındadır, bir karaltı vardır orada, ışık olduğunu bilseniz dahi gözlerin donukluğu bir süre sonra onları da yutar. İşte bu insanlar aslında hep gergindir, hep kuşkuludur, hep tedirgindir. Hep bir korku vardır içlerinde ki, bundan kurtulmak için yanlarında henüz o ışıltıyı kaybetmemiş olan her kim varsa, onlara zarar verirler. Kaybetme korkusu, yok olma korkusu, ölüm korkusu, öldürülme korkusu, Tanrı korkusu vardır onlarda. Onlarda, ruhlarının ve vicdanlarının çığlıklarını duyma korkusu vardır. İşte bu yüzden tıkarlar kulaklarını, yumarlar gözlerini. İşte bu yüzden, haklı olanı dinlemeye tahammülleri yoktur, zira vücudunu saran derisinden bile daha yakın bir güç vardır, ondan daha haklı olan ki; onunla arasına çektiği tüm duvarların yıkılması manasına gelir haklıyı dinlemesi. Birinin gözüne baktığında, eğer ışıltısını kaybetmemiş biriyse bu, aynısını gözlerinin ardında görüp, yüreğinde hissettiğinden hiddetlenir, görmek istediğini görür o korkuyla irileşen gözlerde. Gözlerindeki o perdeler, o malak atığından kerpetenler, kendi pisliklerini gösterirler o masumların gözlerinde, o insan da kendi nefretini karşısındakine devşirir. Belki de, parlak gözlerde gördüğü kendi donuk gözlerinin yansıması onu rahatsız eder.

Ve ele aldığımız bu kötü adam, o küçük kız çocuğu gibi aynada kendi gözlerine neşeyle bakamaz; anılar sarıp sarmalar onu. Bir insan daldığında düşünceler değil, hatıralardır onu esir alan. Bu yüzden kimse cevaplayamaz ne düşünüyordun sorusunu daldığında. Belki sizin tuttuğunuz aynada değil ama, kendi yüzüne tuttuğu aynada görecektir ki insanlığını kaybetmiş yüzünü, bundan delicesine kaçar aslında. Ya düşüncelerini dondurur, ya da zaten donuktur ki; ciddi bir ifadeyle bakar aynadakine, adeta karşısındaki 'haksızdın' dese patlayacakmış gibi. Üstüne bakar, başına bakar, belki sıkılıp gömleğinin manşetiyle falan oynar, ama yanındaki kızın aynadaki yansımasına duyduğu hayranlıkla adamın yansımasında gördüğü kendisi ile övünmesi arasındaki o fevkalade farkı anlamak istemese de; o ışıltı artık yoktur onun gözlerinde...

11 Eylül 2010 Cumartesi

~Ayna~

Aynadaki bene usulca göz gezdiriyordum. Kahverengiyle olgun portakal kızıllığı arasındaki rengin üzerinde şeftalimsi altın boyamaların bulunduğu elbise vardı üzerinde. Saten kumaş, aşığının kollarında kıkırdayan şehvetli bir zampara gibi bu zenginliğin pırıltılarıyla sanki yaramazca fingirdeşiyordu. Başparmak kalınlığındaki bu elbiseden en az dört tane oldukça mütevazı elbise daha çıkabilirdi.O yılların son modası olan yeleğinin önü kısaltılmıştı ve şeffaf gömleğin arasından görünen bereketli gerçek, insanda bin bir arzu uyandırıyordu. Sağ elinin işaret ve başparmağı ile çekiştirdiği, al yanaklarının yanına düşen kalın bir bukleyi çekiştiriyordu. Başındaki vişne çürüğü rengindeki küçük şapka buklelerinin arasına iliştirilmiş, ahenkle dans eden saçlarının arasında bir kısmı neredeyse kaybolmuştu. Şapkanın üzerindeki turuncu iplikten süslemeler, danteller hep el oymasıydı. Arkaya yatmış tavus kuşunu andıran tüylerin ön kısmından, gözlerinin altına kadar yüzünü kapatan şapkadan çıktıkça turuncudan giderek rengi siyaha dönen tülün altında parlayan bir çift kehribar rengi göz, hınzırca beni süzüyordu. Bense sadece, oyununa istediği rolde ortak olabiliyordum...
-Kimsin sen?
Parlayan, vişne rengi dudakları yukarı doğru kıvrılırken tüylerim diken diken olmuştu. İlk başta hınzır gülüşleri kulaklarıma sadece genç bir kızın umarsız fakat beklenti dolu sesini hatırlatsa da, giderek çirkinleşen kahkaha, içimi karartmaya yetmişti. Bu ses, bana mı aitti? Elim sol göğsümün üzerine giderken, yüreğimin bir kuş tüyü kadar hafiflediğini hissedebiliyordum. Her atışında, arındırılmış kanımın dolandığı her damarımda o tanımadığım, hoş boşluk, beni biraz daha etkisi altına almaya yetiyordu. Fakat alışık değildim... Ben, günahsız bir sabi değil, yüreği ana karnında kalmış bir cesettim ancak. Bir cenin. Geleceğinde asılmaya kalmadan kendi kordonunda hayat veren bir cenin. Daha doğmadan insanlara üzüntü verebilecek, annesinin helallik sütünü emememiş bir yavruydum ben.. Tanrı, ruhumu tekrar yanına çağırmıştı. Bunları dünyadaki koruyucularıma anlatamaamm ne büyük talihsizlikti! Ve çocukluğum...
Ah, o, acılarla dolu çocukluğum!... Etnik çatışmalarda sarı hummaya yakalanıp parça parça dökülen ve oluk oluk irin akan bedenimde, daha çok bir yaşlı gibiydim.Tutam tutam tolunmuş saçlarım bir kağıt misali yanarken tek gözümün ayaklarımın önünde yuvarlandığını, bir kez daha akan kan ve irin karışımını görünce biçare yakarışlarımı hatırlıyordum. Ah, o günler... O günleri asla yad edemeyecektim.
Hiçbir zaman bir delikanlının gönlünü fethedemeyecektim; etrafını kayalık surlarla örülü, dışarıda delice akan nehrin bulunduğu bir dünyanın küçük prensesi olamayacaktım. Hiçkimse beni 'manolyam' diye çağırmayacaktı, 'gül kokulum' diye...
Belki de, benim çocuğum da, benim gibi kendi kendine konuşacak, belki benim gibi olacaktı. Bu, benim kaderimde mi vardı? Ölmek, öldürülmek... Acıyı görmek ve hissetmek, şeytanın bir oyunu muydu yoksa Tanrı'nın bana yakıştırdığı bu muydu?
-Peki, günahım neydi benim?!
Arsızca gülen kız sesini uavaş yavaş alçaltıp sonunda durularak kehribar rengi gözlerini bana dikti. İşte o zaman süzebildim yüzünü. Yay gibi kaşları sinsice çatılmış, dolgun dudakları yarım açık ve nazlı bir gülücükle taçlandırılmış, uzun kirpikleri kaşlarına değin uzun ve siyahtı. Gözlerinin arasındaki gri olması gereken saçaklar, kırmızıydı artık. Dudaklarındaki gülücük genişledi, giderek tüm dişleri ortaya çıktı. Son bir gülüş, karanlığımı yok etmeye yetmişti. ' Seni küçük... ' Melodik sesini ilk duyduğumda irkilmiştim, bedenimin en ücra köşelerindeki hücrelerimin bile uyandığını hissedebiliyordum. Pırıl pırıl, acı ve öfke doluydu; kan kusuyordu adeta, bir Tanrı'nın günah çıkarması kadar kudretli ve muhteşemdi. Kulaklarda kristal bir çığlık... Ve bir kaynaktan doğup çağıl çağıl akan su misali doğal, zorlanmadan, öylece... Bu imkansızı, karşımdaki sabi görünüşlü kız mı gerçekleştiriyordu yani? Ben mi gerçekleştiriyordum? Bir kastrato... Kutsal Papa bile onun günahkar sesini duyduğunda kendi korosu için böyle birini aramaya başlardı. Genç kızın boynu seğirdiğinde, tazeliğini çoktan yitirmiş kırış kırış gerdanı görünmüştü. Altın işlemeli eldivenini parmak ucundan tutup çıkarırken, kurumun derisi bana her yaklaştığında biraz daha parçalanıyor gibiydi. Dökülüyor, un ufak oluyor, altımdaki sonsuzlukta yeni bir beden bulup canlanıyordu. Bu...
Gözümü alan ışıktan korunmak için daha parmaklarımın oluşmadığı elimi gözlerime siper ettim. Ve o anda, yumru biçimindeki elimden uzanan uzuvlar, ince ve narin beş parmağı oluşturuverdi. Bel kemiğimin uzadığını ve irileştiğini hissedebiliyordum. Arada birkaç kemiğim yitip gidiyor, saçlarımın köklerinden çıkıp uzarlarken çıkardığı hışırtıyı, güz vakti bir ormandaymışcasına duyuyordum; öylesine doğal, öylesine çağıl çağıl akan bir su gibi... Kulaklarımı dolduran bu sözler eşiğinde gözlerimi açtığımda, kahverengi buklelerimi, benim gibi havada süzülüyor, fakat yine de dağılıp bozulmuyorken görmüştüm. Kollarıma baktım. Kahverengi ve olgun portakal kızıllığı rengindeki kumaşın üzerine vişne çürüğü boyamalar eklenmişti. Gözümün önüne düşen ve turuncudan beyaza giden renkteki tülümü uzun parmaklı elimle arkaya doğru alıp kıvırdım. Gözlerimi bir güneş gibi parlayan cisme dikmiştim. Bir cenin... Ağzım yarım açık, gülümsedim. Fakat bakışlarımda bu sefer korkutuculuk yoktu. Etkilenmişlik, hayranlık ve tapılası açık gri saçaklardan yayılan şefkat vardı.
-Gitme zamanı, küçüğüm...
Ellerimi iki yana doğru kaldırdığımda, omurgamdan geçip derimin altından oluşan kanatlarıma hayranlıkla baktım. Küçük cenin kendi geleceğine gidip beni oluştururken, kaybolan ışığın altında karanlığa gömülmemiştim. Bu sefer, acı ve kederin ne olduğunu bilmeyecektim. Bu sefer her şeyin en iyisini hak ediyor olacaktım. Bu sefer, bu sefer ben...

Bunu niye yazdım ben de bilmiyom lo O.o Fakat reenkarnasyonumsu bir şey anlatıyorum. Cidden. Geleceğini yaşayamadan başka bir beden bulan ceninim ben! *Sanırım kafayı yiyorum O.o*

6 Eylül 2010 Pazartesi

~Aya'dan İnciler~

Yine yalnız yürüyordum. Rüzgarın saçlarımı havalandırıp bir kırbaç misali sertçe omuzlarımı ve yanaklarımı döverken, gecenin ılık kollarına kendimi bırakıyordum.Yıllardır olmayan kalbimin atışları, o an yürek burkacak kadar acı ve hızlıydı. Bitmesini dilediğim bu işkence türünün bir başlangıç olmaması için başka başka duygulara tutunup ümit etmekten başka çarem olmadığı gibi, kendi boş dünyamı ilk defa kederle doldurup üste çıkmak zorundayken, kendimi yüzdüğü okyanusta bir balıkçının ağına takılan küçük bir balık gibi hissediyordum. Okyanusum, uçsuz bucaksız boşluğum... Peki, kimdi beni karaya çıkaran? Okyanusumun ışık görmeyen ücra köşelerinde filizlenip neredeyse su yüzeyine kadar uzanan aşkım mıydı, yoksa beni sarıp sarmalarken takıldığı teknenin pervanesinin; göremediğim, ulaşamadığım, bakamadığım yerlerde onu paramparça etmiş olabilme olasılığı mı? Yine beni güneş ışınlarının altından kurtarıp karanlık sularıma atacak birileri yok muydu ki hiç? Bulunmaz mıydı; iyi bir balıkçı, bu hayalet okyanusta bir başıma olan beni dindirip susturabilecek bir umut parçası? Olamazdı, kimse canına susamazdı belki de durduk yere, benden başka? Eceliyle dertleşebilecek kadar kim inanmazdı, sevmezdi gayri bu dünyayı? Ben, varlığı inkar ederken diğerleri değer veriyor, boşluk saplantımı daha da körüklüyordu. Bu hayattaki tek amacını ve var oluş sebebini unutan bir insan, daha ziyade bir canlı... Duygu ve düşüncelerimden çok hissiyatlarıma tercüman olan bir iki söz geliyordu aklıma, tenimi ürpertecek... "Hiçbir şey yoktur. Bir şey olsaydı da bilemezdik. Bilseydik de başkalarına bildiremezdik." Haklıydı. İki gözümün bana bahşedilme nedenini kimse tam anlamıyla bilemezdi, ama ben nasıl kullanacağımı bilebilirdim. Nietzsehe'nin nihilizminden ve inkârcı varoluşumun ateist nihilizminden güç alarak görüşümü olgulardan olaylara, hayallerden gerçeklere ve belli kuram ve bilgilerden düşüncelere odaklamıştım, özgür iradeye. Kendi doğrularım ve tek varlığım olan boşluğum yeterliydi bunun için bana...

13 Ağustos 2010 Cuma

~Çivisi Çıkmış Rp~

'' Ne rpler gördük, kısa ama anlamlıydı; ne rpler gördük, uzun ama b*ktandı ''
Ne idüğü belirsiz yazıma, sağdan soldan çakma bir özlü söz ile başlıyorum efenim. Ne yalan söyleyeyim, çok sevdim ben bu yazma işini. Rplerimde artık belirli uzunluk sınırlamaları koyuyordum zira. Misal, Word'de bir sayfayı tamamlayınca, note defterinde de hiç yukarı aşağı indirmeden görülen son satıra gelince çok yerinde uzunlukta rpler elde edebiliyorsunuz. Ki kendinize sınır da koyduğunuzdan, ne karakterinizin her nefes alıp verişini yazarak saçmalıyor, ne de kısa kısa yazarak anlamsız rpler ortaya çıkarmıyorsunuz. Tabii ki amacımız, güzel yazmak...
Lakin bakıyorum da; vampirli, uçanlı kaçanlı, merdivenden kayanlı rplerde daha yeni yeni bir paragraf aşılmaya başlanıyor. Öeh be yavrum! Kafan sadece üç cümleye mi basıyor? Hadi tamam, ilk başladığımızda çoğumuzun rpleri üç beş satırlıktı.. Ama önemli olan kendini geliştirmek. Zira bu devirde yetenel önemli bir husus değil, önemli olan hırs. Gerçi bu hırsı benim gibi rplere bilinmeyen kelimeleri doldurup üslerini üslubuyla ekleyerek en son anlamlarını yazmayıp egonuzu şişirmeye değil; Termodinamiğe, Fonksiyonlara, Parabollere verseniz dünyanın bucaklarını dip köşe değil de, boğaz manzaralı villalarınızın karşısında ekstra buzlu soya sütlü az yağlı mocha lattelerinizi yudumlarken kitaplardan okuyabilirsiniz ki, bu en hayırlı olan yoldur.

Bazı arkadaşlar diyor ki; ödev tarzı şeyler yazarken şarkı dinlediğimde şarkı sözleri aralara kaçıyor. Ha?O.o Doğru mu duydum arkadaş, kaçıyor mu dedin? Eh, kaçıranda hata tabii. Zira ben böyle bir derdi hiç yaşamadım. Belki de hiç ödev yapmadığımdandır, bilemem. Lakin merak ettiğim bir şey var. Sonuçta karşılıklı rplerde cevap yazmakta bir yükümlülük. Yani okuldaki rütbeleri, sitedeki rütbelerle eşleştirirseniz ne kadar mantıklı olduğunu da kavrayabilirsiniz-eğer hala anlamadıysanız-. Peki o halde, rplerde de aralarda Slipknot'tan inciler bulmamız mümkün müdür, ey babam, balam, atam?

Gece Evi temalı katıldığım son iki üç rpg sitesinden bu yana, ki zaten toplasan beş siteye falan üye olmuşumdur, hiç girmedim bu vampir olaylarına. Tamam abi; sürekli geceymiş gibi yazıcaksın, bi rüzgar gelicek arka fondan, aşk rpsi ise yüzünü yalayacak, savaş rpsi ise yüzünü kamçılayacak falan filan... Hep e böyle mal mal Ay'a bakılır. Güzeldir, hoştur Ay. Ay candır, Ay hayattır. Çünkü kafanızı kaldırdığınızda binanın zibilyon adet yanan ışığından dolayı görünen tek şey Odur...

Anime temalı rpler ise ayrı bir olaydır. Bilmeyen birini olaya katmanız zordur, zira söylenenlerin tek kelimesini anlamaz. 'Jutsu öğrendim, Hokage oldum, anaa Geninlere bak oğlum' falan da filan da, ne anlasın şimdi mağdurceğiz?  Zaten bir animecinin dilini açtığın anda kurtuluşun yoktur. Ondan daha güçlü bir kuvvet gelmedi mi, Allah, yer bitirir seni. Hoş, bir de ondan daha çenesi kuvvetli birinin geldiğini düşünsenize, yazık mağdur şahsımıza, tavada cızbıza döner yeminle.

Kurgusu kendine özgü bir sitenin çok uzun süre tuttuğunu görmedim. Ya da en azından ben rastlamadım. FRP tadında rpler, elfler, topal cüceler, kamburlu büyücüler... Abim, site özgün de, karakterler özgün değil! Tüm bayanlar niye 90-60-90, tüm baylar niye üçgen vücutlu!? Zaten sırf bunun için ayrı bir blog açmak gerek de, neyse hadi...

Blog açmadan da özetleyebileceğim şey-hani şu az evvel bahsettiğim, okuduysan tabii- şu, niye erkeklerde hep 'hero' havası oluyor? Yahu kardeşim, bir bayan karakter kendinen alt rütbede biriyle partner olmayagörsüm, Yarabbim, Allahı gelse kız hep mağdur olur, esas oğlansa elli puanın altında günü kurtarır. Yok arkadaşım yok, sırf bu yüzden vasıfsız karakterler açıyoruz...

Bilader, anlayamadığım bir şey de şu, karakter kişiliğine uygun rp yazılmıyor. Uyuz olurum buna bak! Yahu sen kimsin, in misin cin misin, ilahi bakış açısı mısın ki, benim karakterimin duygu ve düşüncelerini değiştirebiliyorsun? Evet evet, çok yerinde oldu bu: İlahi Bakış Açısı. Ama çakma. Kendi karakterimle tezatlığa düşürüyor beni, utanmasa harakiri yaptıracak...

Hele bir de Nihilist karakterini olmayagörsün... En bedrenk kıyafetler giydirdiler üzerime, hayatımda hiç atmadığım kahkahaları attım sayelerinde... Tabii bunlar karakterim için geçerli, ben şahsen burada değil tırnaklarımı, hepten elimi yiyorum. Karakterim çok gülünce bayılıyor arkadaş, o da onun kusru. Ama yok, tüm rp karakterleri kusursuzdur ya, inadına tekrar ediliyor. Bir de benden torpil bekleniyor... Yahu senden önce yarattım ben bu karakteri, keyfinin kahyası mıyım da değiştireceğim, bi çektir git!

Dedim ya, kısa rplerden nefret ederim aslında. Ama anlamlıysa, dönüp dönüp okurum. Misal, anlatılanlar ancak o kadar uzun olabilir, yahut karşındaki karakteri oynatmamak adına orada kesersin, anlarım, saygı duyarım. Zira 'Rpde Karşındakinin Karakterini Ne Oynatabilir Ne De Konuşturabilirsin!' Uyuz olurum buna. Ama üç sayfalık yazılacak şeyi üç satırda anlatırsan kızarım. Misal, ' Alican sabah erkenden kalktı. Duşunu alıp dışarı çıktı. Akşama kadar iş aradıktan sonra tekrar evine döndü kendini yatağına attı.' YUH! Benim ninem senden daha güzel konuşuyor be hacım! Sen hiç yemek yemiyor musun, androit misin sen? Eee, karakterinin günahı ne, bre aptal!

Lakin o üç sayfalık içi dolu fıçıcık rpler... Allahım, öldürüyor beni. ' Şaziye cürretkar bakışlarını üzerine dikti. Kendi kendine gülmeye başladı. Hakikaten, salak salak gülmek ne güzelmiş! dedi içinden. Gülmeleri kahkahaya dönüştü. Boş boş gülüyordu. Gülüyordu ha gülüyordu. Gülmek onun işiydi. O gülmek için vardı. O gülmeliydi. Gülüyordu zaten ama gülerken... ' O Şaziye'yi ömrü billah güldürürler ama...>.< Bilhassa ben!

Artık anlaşmalı rplerimin başına karakterimi tanıtacak bir önsöz yazmaya karar verdim. Neden mi? En basit örneği ile, zombiye benzer bir karakterim var. Okuldaki namı da öyle zaten. Geçmişinde de bu yüzden hiç arkadaşı olmamış, hatta cadılar bayramında en güzel kostüm ödülünü almaya layık gösteriliyor. Yaşadığı yerin Belediye başkanı *Evet, Osaka Belediyesi rulaaz* ona yeni açılan korku tünelinde çalışmayı teklif etmiş. Kıssadan hisse. Peh! Bu arada, canlar, karakterimi çalmayın ha, bu konuda keskin hudutlarım var. Neyse, anlayacağınız yeni sitelerdeki trend kızlardan değil. Zira karakterlerin hepsi birbirine benziyor, ama bu farklı. Benim gibi bu kadar konuşkan bir insanın kırk yılda bir ağzını açan bir karakteri yönetmesi de garip tabii.. Neyse, karakter haklarıma saygı gösterilmiyor arkadaş! Niye öyle kalkık kızlar gibi kikirdeşen tiplermiş gibi yazmaya zorluyorlar beni? Niye direniyorum? Ama niye zorluyorlar? Meeh, uzadıkça uzar bu, diğer konuya geçelim...

' Cindy ogün deişik bişiiler yapmaya karra verince arkadaşlarını çağırmaya karar verdi telefonunu alıp aradı ' Alo Mırmırik kafedeyim gel' deyip telfonu kapadı çok heyecanlıydı yapacağı alışvrişleri düşndükçe heycanlanıyodu bi an kafasını çevirip arkasına baktı yakışıklı çocukları keserken bir de ne görsün...' Hey hey hey hey! Bürss, yavaş gel. İmla engelli arkadaş, ne yapıyorsun sen? Sen vampirli, haylı huylu kitaplardan önce lügat oku, öğren, adam ol. Türkçe'ne de hakim ol. Ara da bir de nokta koy, adamın asabını bozma...

Neden, neden, neden... Neden yeni yetme adminler sürekli tüm rplerimize çörekleniyor, neden?! Rp yapmayı biliyoruz, nerede sansüz koyacağımızı da...  Zira çocuk değiliz canım, az mı hentai izledik! Höö, ama yok, dinlemiyorlar arkadaş, dinlemiyorlar! Tam sansürü basıp bitiminden kontinyu yapacağım rpyi yazarken, üç satırlık bir RP IN ile basıyorlar. Rp Out da değil hani ha... Tüm kurgunun içine ediyorlar. Eee, sonra? Ver elini müdirenin odası! Oldu, yolda tahin pekmez, varınca yer yemez? Olmadı, olmadı sayın admin, olmadı... Bu sefer tutmadı. Banla lan, yedi ceddimi banla! Bana ne, ben en küfürlüsünden mesajımı beş altı kere duyurulara atmazsam neyim hülen!


Evet, sayın rpciler, değerli admincikler, bunları dikkate alın, yoksa ben sizi karantinaya alırım... İyi geceler, hayırlı rpler efenim...

Ore wa Aichou da!

Öncelikle, hiçbir selam sabah faslına girmeden, zaten pc başında kala kala morarmaya başlayacak olan gözlerimi devirerek yazmaya başlıyorum. Aslında, hiç blog açma girişiminde bulunmak istemiyordum, sonuçta, ne olacaktı ki açınca, ilgilendiğim belli başlı şeyler dışında doğru dürüst pc bilgim bile yoktu! Pehi hala da pek yok gerçi de, neyse...
Fakat geçenlerde zaten bildiğim bir şeyi yengem sağolsun, zihnimde tazeledim. '' Çoğu hastalığın temelinde bastırılmış duygu ve düşünceler vardır! '' Bu benim olayı kendi bakış açımdan yorumlama biçimim tabii, yoksa ailem ile oturulup *bastırılmış duygular* hakkında falan konuşmuyorum... Neyse, bendeki boğaz ağrılarının sebebinin şimdiye kadar sürekli çoğu şeyi içime atmış olabileceğinden kaynaklandığını düşünüyorum. Yani, tamam, rp falan yapıyoruz, orada bi nevi içimizi döküyoruz karakterlerimiz, lakin bu yeterli gelmiyor ki hasta oluyoruz demek ki. Hatta, boğmaca olmamın sebebini bile yazdıkça buna bağladım bak şimdi!
Uzun lafın kısası, yazdıklarımı kimse okumasa da olur, sadece içimde tutmayayım yeter. Sorun sadece lanet olası boğaz ağrılarım değil, gerçekten yalnız hissediyor olmam. Hani, gerçekten çok dayanıklıymış gibi görünüyorum falan ama, aslında en ufak şeylere kırılan, onu da içime atan birisiyim. Ve, aşırı deerecede kafaya takarım. Çok da utangacımdır. Peh, bunu beni tanıyan biri okusa, 'yuh artık!' değil derhal yazının ortasında kapatırdı herhalde. Fakat, ben de böyleyim işte. Başkalarının kırılmasını, onları kırmayı istemiyorum. İkizime falan da kızıyorum ama, ikiziz ya sonuçta, aynı şeyleri ben de yaşıyorum sanırım. Yani, o yüzden, ' Yazım tarzın çok berbat, blogunu da al git!' tarzı yorumlara **mütemadiyen** kapalıyız kardeşim, işine gelirse takip etmeye devam edersin... v.v
Aslında burada gönderip ardından hemen başka bir konuda devam etmek istiyorum, zira sabahtan beri üç upuzun ve bol edebiyatlı rp bırakmış durumdayım (>.<), yani anlayacağınız kafam bin beş yüz. Ama, hazır anlatabilecek bir yerim varken, durmak istemiyorum be bilader, yazının uzun olması da pek önemli değil hani. Gerçi, insanlar yarım saat uzun bir yazıyı okumaktansa kestirip atıyor, bazen ben bile yapıyorum; mesela, üye olduğum hiçbir forumun şartnamesini okumadım, okumamda. Ama gün gelecek, bir hackerın eline düşeceğim. O zaman, bu lanet blogta verip veriştireceğim, haberiniz olsun.
Neyse, uzun yazı diyorduk... Yahu arkadaş, rplerim okunmuyor! Ve yüzüme de söylüyorlar ha, çoğu kişi, ' bak ben senin rplerini okumuyorum>.>' deyince 'ne yapayım arkadaş,' diyorum, ne diyeyim? ' Ama niye yaaQ.Q' yahut ' Nokuyacaksınn! >.< ' deyip ne kendimi alçaltır ne de gererim. En mutasıbından bir cevap ile, Türk klasiklerini sevdiğimi ve asıl rpnin konuşmadan çok karakterin kendi iç dünyasının ve dış ortamın tasvirini yazarak geçmesi gerektiğini söylerim, takar gibi görünüp hala bir paragraflık yazanlara...
Saygılarımla, arkası yarın efenim...

Aichou *-*  (not: Nickimi çalanı töverim >_>)